object height="45" width="192" classid="CLSID:6BF52A52-394A-11d3-B153-00C04F79FAA6"> GAVSULAZAM ABDULKADİR-İ GEYLANİ (KSA) - Blogcu




Altın Oran ve Kabe Mucizesi from Erdem Cetinkaya on Vimeo.

« Önceki |

29/11/2007

ŞERİAT’TA VE TARİKAT’TA ZEKAT

 

 

Şeriat’ta zekat; kulun senelik net kazancının belli bir miktara ulaşan kısmından yine belli bir bölümünü (ihtiyaç sahiplerine) verilmesidir.Bu sadaka insanın dünyevi kazancından verilen sadakadır.

Tarikat’ta zekat; Allah rızası için uhrevi kazancının bir bölümünü değil hepsini din fakirlerine ve Ahiret miskinlerine vermektir.

Zekat Kur’an-ı Kerim’de “sadaka” olarak isimlendirilir.Allahü Teala bunu:

“sadaka sadece fakirlerin hakkıdır.” (Tevbe:60) ayet-i kerimesiyle bildirilmiştir.

Verilen sadaka,fakirlerin eline geçmeden önce Allahü Teala’nın Yed’(el)ine ulaşan sadakadır.Yani “Allah’ın kabul etmesi” manasıdır.

 

Böylece tarikatta zekatı verilecekler; kulun dünya sevablarını; namazını,orucunu,haccını,Tesbihini,tehlilini,tilavet-i Kur’an’ını cömertliğini alçak gönüllülük gibi hallerini kapsar.

 

Yani; kulun ibadet ve hüsn-i ahlak ile elde ettiği uhrevi sevabları Allah rızası için isyan içinde olan başka insanlara bağışlayıp kendisi için hiçbir istek ve arzusu kalmadan müflis (iflas etmiş) hale gelmesidir.

 

Böylece o isyankar insanlar bağışlanan sevablar dolayısıyle mağfiret edilirler.Çünkü Cenab-ı Hakk,cömertlik ve iflası sever.

 

Nitekim hadis-i şerifde:

 

“Müflisler iki dünyada da Allahü Teala’nın te’minatı altındadırlar.” Buyuruluyor.

 

Böyle bir kul kendi nefsini ve elindekileri; canını varını ve her şeyini Mevlası için yağma etmiştir.Böyle bir kula Mevla, Ahiret’te bire on katı ihsanda bulunacağını va’detmiştir.

 

Nitekim ayet-i kerimede şöyle buyurulmuştur:

 

“iyilik getiren on misli ecrini alır.” (En’am:160)

 

Rabiatü’l Adeviyye şöyle dua edermiş:

 

“Allah’ım! Benim dünyalık nasibimi kafirlere ver! ahretten nasibim varsa onu da senin mü’min kullarına dağıt! Dünya’da yalnız seni anmayı dilerim öbür alemde ise seni görmeyi arzularım! Zira kul ve kulun geçici bir süre için elinde bulundurduğu şey sahibinindir.”

 

Tarikat zekatında aynı zamanda kalbin nefsani sıfatlarından temizlenmesi de söz konusudur.Nitekim ayet-i kerimede:

 

“Allah için karz-ı hasende bulunana Allahu Teala kat kat fazlasını ihsan eder.” (Bakara:245)

 

Burada “karz-ı hasen” den murad kulun hasenattan elde ettiğini Allah yolunda minnet ve karşılık beklemeden hibe etmesi demektir. Nitekim başka bir ayeti kerimede :

 

“Sadakalarınızı; minnet ve eza ile (dünyada bir karşılık bekleyerek) geçersiz hale sokmayın.”(Bakara:264) buyuruluyor.Başka bir ayet-i kerime yine bu anlamdadır.

“Sevdiğiniz şeylerden (Cenab-ı Hakk’ın size ihsan ettiği her türlü maddi manevi rızıklardan) sizde sadaka olarak,Allah yolunda dağıtmadıkça birr (iyilik ve hayra) ve takvaya nail olamazsınız.” (Al-i İmran:92) buyuruluyor.

 

 

 

14/11/2007

ALEMİ TECRİD’DE MARİFET TAHARETİ

Alemi tecrid : Kalbi masivadan arındırma salikin yaptığı her şeyi Allahü tealanın rızasını gözeterek eda etmesi maddi ve manevi makam sahibi olma düşüncesini kalbinden tamamen atması zahirini maldan batınını karşılık beklemek anlayışından temizlemesi.

 

 

Abdes ile temizlik yenilendiği gibi Esma telkini ile de marifet aleminin temizliği yenilenir.Marifet aleminin temizliği iki safhada gerçekleşir.

 

Marifet sıfat taharet=sıfatlar marifetinin temizliği (ilahi sıfatları anlayıp idrak edebilmek için gereken temizlik)

 

Marifet-i zat tahareti = zat marifetinin temizliği (Allahü Teala nın zatına ulaşabilmek için gereken temizlik)

 

Zat marifetinin temizliği Esma telkini sayesinde beşeri-nefsani kirlerin kalb aynasından temizlenmesi ile olur.Bu suretle kalb gözü açılır. Ve nur-u ilahi ile görme yeteneği kazanılır.Cemal-i ilahi nurları yansımaya başlar. Nitekim hadis-i şerifde:

 

“Mümin Allah’ın nuruyla bakar”  “ Mümin Müminin aynasıdır.” Buyurulmuştur.Başka bir hadis-i şerifde:

 

“Alim (kalb aynasına) nakış yapar, arif ise (kalb aynasını) cilalar.” Buyurulmuştur.

 

İlahi esma zikri ile kalbin tasfiyesi tamamlanınca kalb aynasında sıfat-ı Sübhani’ nin marifeti yansıma yapar.Marifet-i sıfat müşahede edilir..

 

Marifet-i zat temizliğine gelince bu da kalb aynasında Zat-ı Sübhani’nin yansıması ile oniki isim menzumesinin son üçü olan Tevhid isimlerinin zikri ile gerçekleşir.Bu gerçekleşme Tevhid nurunun sır gözü ile algılanması demektir.Zat-ı Sübhaninin nurları buraya tecelli edince beşeri sıfatlar tamamen fena olur.(yok olur.)

 

Buraya fenadan da fani olmak anlamında helak (yokluk) makamı denir. Ve bu makamda Zatının tecellisinden başka bütün tecelli nurları kaybolur.

 

“Her şey helak olur, Zat-ı Sübhani’nin yüzünden başka” (Kasas:88) ayeti celilesinde bu olaya işaret edilmektedir.

 

Burada arif tamaman fani olur.Sadece ruh-i kudsi marifet sırrı ile Rabbine baka kalır.Bu bakış keyfiyetsiz benzersiz bakıştır.Çünkü Cenab-ı Hakk hiç bir şeye benzemez  orada sadece Ruh-u mutlak kalır.

 

Bu makamın anlatılması da imkansızdır.Çünkü mahviyet makamıdır.Nitekim Resul-i Ekrem bir hadis-i şerifde şöyle buyurmuştur:

 

“Cenab-ı Hakk’la beraber olduğum öyle vaktim olur ki oraya ne melaike-i mukarrabin ne de mürsel bir peygamber girebilir.”

 

Burası kulun Allahü Teala’dan başka her şeyden tecrid olduğu yerdir.Nitekim bir hadis-i kudside

 

“Aç kalırsan beni görürsün,tecerrüd edersen bana kavuşursun.” Buyurulmuştur.

 

Burada tecerrüdden murad kuldan beşeri bütün sıfatların yok olması Sıfat-ı Sübhani aleminde baki kalmasıdır.Nitekim hadis-i şerifde:

 

“Allaü Teala’nın ahlakı ile ahlaklanın” buyurulmuştur.

 

Yani Allahü Teala’ nın Sıfat-ı Sübhanisi ile sıfatlanın demektir.

             

14/11/2007

ŞERİAT NAMAZI – TARİKAT NAMAZI

Ayet-i kerimede beş vakit namaza itina ile devam edilmesi ve bilhassa orta namaza çok dikkat edilmesi emrolunmaktadır.(ki bu şeriat kuralı yani Allahü teala nın emridir) Ayet i kerimede şöyle buyuruluyor:

 

“Namazlara özellikle orta namaza (salat-ı vusta) dikkat edin.” (bakara :238)

 

Burada “namazlara devam edin.” Uyarısı ile kastedilen kulluğun zahirdeki ifadesi olup kıyam,kıraat,rüku,sücud,kuud,ses ve lafızların tekrarı gibi namazı meydana getiren bedeni hareketlerdir.Bu sebeple ayette çoğul olarak zikredilmiştir.

 

Namaz’ın ahkam ve erkanı olduğu gibi tarikat namazınında adabı vardır.Şeriat namazı bedenle ve organları ile belli vakitlerde olur.Tarikat namazı ise devamlı ve kalb ile olur.Ayet-i kerimede “salat-ı vusta” ile bu inceliğe işaret edilmektedir.

 

Salat-ı vusta kalp namazıdır.Çünkü kalbimiz bedenimizin ortasındadır.yani sağımızla solumuzun ve bedenimizin alt yapısı ve üst yapısı arasında ortadadır.Ve manevi açıdan da insanın saadet yönü ile şekavet yönü arasında yine ortadadır.Nitekim hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur.

 

“Ademoğullarının kalbleri Rahman’nın iki parmağı arasındadır.Onu istediği gibi çevirir.”

 

Burada iki parmaktan murad Allahü Tealanın Lutf ve Ķahr sıfatlarıdır.Çünkü Cenab-ı Hakk parmaktan ve bütün beşeri sıfatlardan münezzehtir.

Dolayısıyla Salat-ı vusta dan anlamamız gereken kalbin namazıdır.Nitekim kalbin gaflete düşmesi diğer bedeni namazlarıda ifsad eder.Rasul-i Ekrem efendimiz:

 

“Kalb huzuru olmadan namaz olmaz.” Buyuruyorlar.Çünkü namaz kılan Allahü Teala ile münacaat halindedir.Münacaat da kalbinizle olur.Bunun için kalb gaflete düşerse bu namaz bozulur.Çünkü kalbimiz bedenimizin ana organıdır.Öteki bütün organlarımız kalbimize tabidir.Nitekim başka bir hadis-i şerifte

 

“İnsanoğlunun bedeninde bir et parçası var ki sağlıklı olduğu takdirde bütün beden sağlıklı olur.Hasta olduğu zamanda bütün beden hasta olur.Bu et parçası kalbdir.”buyurulmuştur.

 

Şeriat-ı Gara (İslam dininde) namaz her gün gece ve gündüz özel vakitleri ile tayin edilmiştir.Sünnet olan camide cemaate kılınması Kıbleye dönülerek imam arkasında ihlas ve huşu ile kılınmasıdır.

 

Tarikat namazı ise zamanla bağlı değildir.gece-gündüz süreklidir.Mescidi kalbdir.Cemaati lisan-ı Batıni ile esma-i tevhidi zikreden Batıni kuvvetlerdir.Bu namazda imam aşk ve şevk kıblesi Ehadiyyet-i sübhaniyye ve Cemal-i samediyye dir.Bu kıble hakiki kıbledir.

 

Kalb ve ruh bu tarikat namazını devamlı olarak kılar.Çünkü kalb uyumaz ölmez.Kalb canlılığı ile kıyam ve ka’de gibi beden harekatlerine gerek olmadan manevi namaza devam eder.Nitekim Fatiha-i şerifde Resulullah sallallahu aleyhi ve selem efendimiz örnek alıp:

 

“yalnız sana kulluk eder,yalnız senden yardım dileriz.” İfadesiyle Allahü Teala ile muhatap olunuyor.

İşte Rasul-i Ekrem’in sünnet-i seniyyenin tam anlamıyla uyarak kılınan gerçek namaz bu namazdır.Kazi beydavi tefsiri sahibi bu ayet-i kerimenin tefsirinde şöyle diyor:

 

Bu ayet-i kerimede arife işaret var Arifin gayb halinden hazret (huzuru ilahide huzur)haline ulaşmasına kavuşmasına işaret edilmiştir.Bu mertebeye ulaşan arifler Mevla’ya böyle hitap etme (yalnız sana kulluk eder ancak senden yardım dileriz.) şerefine ererler.”

 

Hadis-i şerifte şöyle buyuruluyor:

 

“Evliya-i izam kabirlerinde de evlerindeki gibi namaz kılarlar.” Yani kalpleri ölmediği için kabirlerindede Hakk’a taat ve münacaat ederler.

 

İbadet ve taatın bu türü ise yani şeriat ve tarikat namazının bu şekilde zahiri ve Batıni birleşmesi ile namaz gerçek Namaz Salat-ı Tamme olur; ecr ve mesubatı (yapılan ibadetlerin kıyamette göreceği mükafatları) ruhaniyeti ile kurbet (yakınlık) cismaniyeti ile de dereceler kazanır. Bu şekilde namaz kılan kul zahiren (görünüşte) abid,batınan (sır ve hakikatte) arif olur.Kalb diriliği ile tarikat namazı olmadan kılınan namaz eksiktir.Sevabı vardır ama kula ilahi yakınlık derecesi kazandırmaz.

 

(bu sebeple namazda her şey aklıma geliyor namazımı istenildiği gibi kılamıyorum diyerek nefsin ve şeytanın tuzağına düşmekten kaçınılması NAMAZIN MUTLAKA KILINMASI

Gerekmektedir.İnşa Allah tarif edilen gerçek namazı da kılmak nasib olacaktır.)

1/11/2007

GERÇEK FUKARALAR SUFİLERDİR

Ehl-i tasavvufun (mutasavvıflar), elbiseleri genel olarak yünlü olduğu için sufi diye adlandırılmışlardır.Bazılarına görede kalplerini Allah’ın gayrından (masivadan) tasfiye ettikleri için, daha başkalarına görede (bizzat Abdul kadir-i geylani hazretleri kendisi bu görüşte olanların başında gelmektedir.)

Kıyamette birinci safda haşr olacakları için bu adı aldıkları ileri sürülmüştür.Birinci saftan kasdedilen kurbet (yakınlık) alemidir.

Bilindiği gibi 4 çeşit alem vardır Mülk,Melekut,Ceberut ve Lahut alemleri.İçlerinde en makbul olan Lahut alemidir ki bu alem kurbet (yakınlık) alemi olarak kabul edilmektedir.Çünkü hakikat alemidir.

 

İlim de dört kademelidir. Şeriat ilmi,tarikat ilmi,marifet ilmi,hakikat ilmi.

Ruhlar alemi de dörttür: Ruh-u cismani,Ruh-u revani,Ruh-u Sultani,Ruh-u Kudsi.

Tecelliler de dörttür: Eserlerin tecellisi, fiillerin tecellisi, sıfatların tecellisi, ve zat-ı Sübhani’nin tecellisi.

Akıllarda dörttür: Akl-meaş, Akl-ı mead,Akl-ı Ruhani,Akl-ı külli

Tasavvuf dilinde insan aklına akl-ı cüz-i veya akl-ı mecaz denir.Akıl doğru ile yanlışı birbirinden ayırmaya yarayan nurdur bir lutufdur.

Akl-ı meaş : insan aklının Hakk ve hakikata varamayan kıyas ve mantık ölçüleriyle hareket edebilen dünyevi hallidir.

Akl-ı mead : insan aklının Hakk ve hakikat aşkıyla gönlünü doldurması neticesi ilm-i ledünne erişmiş Batıni ölçülerle hareket edebilen halidir.

Akl-i külli : Allahu Teala’nın ilk yarattığı şey akıldır. Hadis-i şerifiyle işaret edilen akıl akl-ı evvel’dir.Allahu teala her şeyi bu ilk akılı vasıta kılarak yaratmıştır.Akl-ı külli akl-ı evvelden sonra gelen bir derecedir ve akl-ı evvelin mazharıdır.Akl-ı ruhanide ondan sonra gelir.

 

İnsanlar bu dörtlü alemler ile kayıtlıdırlar.Yani dört ilim dört ruh,dört tecelli,dört akıl mertebeleri ile sınırlanmış durumdadırlar.

Bu dörtlü kademelerin her birinde iken farklı özellikte olurlar.Mesela birinci mertebede olanların yeri birinci cennet yani Meva cennetidir.İkinci mertebede olanların yeri Naim cennetidir.Üçüncü mertebede olanların yeride Firdevs cennetidir.

İnsanların çoğu hakikatin farkında değillerdir.Yukarıda nimetlere meyledenler eşyanın hakikatini anlamaktan mahrum kalırlar.Fukaralık mertebesine ulaşan Hakk ehli arifler ise bunların hepsinden öteye yakınlık mertebesindedirler.Allahü Teala’dan başka bir şeye ilgileri yoktur.Çünkü onlara hadis-i şeride işaret edildiği gibi düya ve ahiret haram kılınmıştır.Onlar Allahu teala ehlidirler.Nitekim bir hadis-i kudside Allahu Teala “muhabbetim fukaranın muhabbetidir.” Buyurmuştur.

 

Resul-i Ekrem s.a v efendimiz de “fakirlik iftiharımdır.” Buyurmuşlardır.

Buradaki fakirlikten murad fenafillah tır.Allahu Teala ile bulunanın başka şeylerin yoksulu olması yani fakirliği başka şeylerden mahrum olması başka şeylere ihtiyacı olmaması manasınadır.

Fakirlik görüntüsünde asıl zenginliktir.

Çünkü kendisi için hiçbir şey bırakmamış kalbini ve gönlünü bütün yaratılmışlardan dünya ve ahiret nimetlerinden ve olara sahiplik arzularından temizlemiş kalbini  Allah için ma’mur hale getirmiştir.

Hadisi kudside “Yerlere göklere sığmam fakat mü’min kulumun kalbine sığarım” buyurmuştur.

Yani “kalbini bütün beşeri sıfatlardan arındıran ağyardan uzakaşan kulumun kalbine sığarım” buyurmaktadır.

Allahu Teala ancak bu haldeki mü’min kalbinin kendisine layık olacağını bildirmektedir.

Bu konuda Bayezid rahmetullahi aleyh

“Arş ve çevresinde ne varsa hepsi arifin kalbinde bir köşeye konulsa hiçbir ağırlık hissetmez.” Diyor.

Bu irfan ehli muhibleri sevenler ahrette onlarla beraberlik içinde olurlar.Onları sevmenin alameti ise onlarla sohbetten hoşlanmaktır.

Nitekim hadis-i şerifte:

“insan sevdiği ile beraberdir.” Buyurulmuştur.Yani ahrette onlarla beraber haşrolunurlar.

Sufilerin elbiseleri üç çeşittir.

Tasavvufa ilk başlayan için koyun yününden orta dereceye ulaşan için keçi kılından yapılır.Yüksek kademelere ulaşanlar için ise eski ve yamalı elbiseler giyerler.

 

Tefsir-i Mecma sahibi bu konuda şöyle söylüyor.

“Zahidler genel olarak giyecek  yiyecek ve içeceklerinde sert nesneler seçerler.Çünkü onlar hakikat yolculuğunda mübtedi (yeni başlamış) sayılırlar.İleri kademelere ulaşan (vasıl) arifler giyecek yiyecek ve içeceklerinde yumuşak nesneler seçerler.

Tasavvufta mübtedi olanlar giyeceklerinde sevimsiz renkleri orta derecede (mutasavvıf) olanlar da şeriat,tarikat,marifet kademelerinde ulaştıkları derecelere paralel olarak göze hoş gelen beyaz,mavi,yeşil gibi sevimli seçerler.

Hakikat yolculuğunda sona ulaşan arifler (müntehinler) ise renklerden uzak giyecekleri seçerler.Mesela güneş ışığı gibi güneş ışığı nasıl renk kabul etmezse onların elbiseleri de renk kabul etmez.Mesela siyah renk gibi.Fena (yokluk) haline uygun olarak sade siyah (süvad) elbise giyerler.Gecenin Güneşi perdelediği gibi siyah renk de marifet nurunun perdesi olma özelliğini taşır.”

 

Nitekim ayet-i kerimde

 

“Geceyi örtü yaptık” (Nebe:10) buyurulmuştur.Bu ayet-i kerimede ilmin hakikatine ve özüne ulaşmış akıl sahibleri için latif bir işaret vardır.Ayrıca kurbet (yakınlık) ehli dünyada hapiste imiş gibi yaşar.Onlar gurbette devamlı gam ve keder mihnet meşakkat ve zülmet içindedirler.

 

Nitekim peygamber s.a.v efendimiz hadis-i şerifinde:

 

“Dünya mü’minin zindanıdır.”buyuruyor.

 

Dolayısıyle zulmette siyah giyinmek hale uygun düşer.

Rasul-i Ekrem efendimizinde  siyah cübbe ve siyah sarıkla dolaştığı rivayet edilmektedir.

 

Yani belaya maruz kalan hal ehlini ehl-i azanın (matemli kişilerin) siyah elbise giymesi ve siyah sarık sarması onların hallerinde uygundur.

 

Bu elbise bela elbisesidir.

 

Ehl-i azanın mğşahede mükaşefe ve muayene gibi istidadlarına göre şevk,aşk kudsi ruh kurbet ve vuslat mertebelerinde siyah renk en uygun olanıdır.

Çünkü onlar için Cenab-ı Hakk’dan uzaklaşmış olmak en büyük afet ve musibetir.Bu eşi ölen bir kadının matem için kırk gün matem ebisesi giymesine benzer.Ve bu matem dünyevi menfaat için yapılan matemdir.Ahiret menfaati için yapılacak matemin daha ziyade olması gerekir.

Nitekim Rasul-i Ekrem efendimiz

 

“Belalara en çok enbiyalar maruz kalır.Onlardan sonra derecelerine göre evliyalar maruz kalır.” Buyurmuşlardır.

 

Bir başka hadis-i şerifte ise;

 

“Muhlisler en büyük tehlikeye maruzdurlar.”buyurulmuştur.

 

Peygamberler sonra veliler en büyük imtihanlara tehlike ve musibetlere maruz kalırlar.Bütün bu bea ve musibetler kahr ve fena vasıflarından dolayıdır.Bir haberde şöyle denilmiştir:

 

“Fakr sevadu’l vech fi’d-dareyn” yani fakir iki cihanda da siyah yüzlüdür.

 

Bundan anladığımız siyah yüz Cenab-ı Hakk’ın nurundan başka rengi kabul etmez.”demektir. Zira Cemal-i İlahi’nin güzelliği renlerden arınmış kalblerde ziyadesiyle tecelli eder.

Kurbet ehli Cemal-i İlahi’ye baktıktan sonra,artık gözleri O’nun cemalinden başkasını görmez olur.Ve bu suretle Cemal-i İlahi’den başkasına da bakmazlar bakamazlar.O’nun muhabbetinden rızasından vuslatından başka bir şey istemez olurlar.

Çünkü Cenab-ı Hakk insanı Zat-ı ilahisini tanıması için yaratı.İnsan da ne maksadla yaratıldı ise ona göre hareket etmesi vacibtir.

 

BU ÖMRÜNÜ FAYDASIZ BOŞ ŞEYLERLE VE BOŞ SÖZLERLE ZİYAN ETMEMESİ VE ÖLÜMÜNDEN SONRA DA BOŞA GEÇEN DÜNYA HAYATINDAN DOLAYI PİŞMANLIK DUYMAMASI İÇİNDİR.

 

Kulun dünya ve ahrette zahirde ve batında varlığından iz kalmayacak şekilde Allahü Teala da yok olması Fena fi-llah Fakr-ı hakiki.Adem-i asli’ye rücu.

1/11/2007

TEMİZLİK (TAHARET)

Temizlik (taharet) iki türlüdür.Batıni (iç) temizlik zahiri (dış) temizlik.Zahiri temizlik,şeriat suyu ile yapılır.

Batıni temizlik ise tarikat suyu diyebileceğimiz (Nasuh) tevbe (iman nurunu)parlatma (mürşid-i kamilden alınacak) zikir telkini ve seyr-i süluk ile olur.

Şeriatta abdest bozulunca yenilenir.Nitekim Peygamber efendimiz s.a.v bir hadisi şerifinde:

 

“kim abdestini yenilerse Allahü Teala’da onun imanını yeniler parlatır.” Şeriat abdesti gibi Batıni abdestte seyyiat ve kötü ahlak (kibir kin ucb hased gıybet yalan hıyanet gibi manevi necasetler kirler) ile bozulur.Hıyanet insanın elinden,ayağından gözünden de olur.Nitekim bir hadis-i şerifde:

 

“insanın gözleri kulakları da zina eder.” Buyuruluyor.

 

Bu kirlerden de ciddi (halis) bir tevbe ile temizlenilir.Bu da müfsid hataların hepsini bırakmakla pişman olmak istiğfar etmek ve bütün kötü huylardan sıyrılmakla gerçekleşir.Böylece batın abdestini tazelemiş olur.Arifin (irfan ehlinin) bu afetlere karşı yaptığı tevbeyi muhafaza etmesi gerekir.Nitekim Peygamber s.a.v efendimiz hadis-i şerifinde

 

“abdest üzerine abdest nur üzerine nurdur.” Buyurmaktadır.

 

İşte o zaman namazı “Salat-ı Tamme” olur nitekim ayet-i kerimede

 

“Tevbe eden ve tevbesine sahip olanlara va’d edilen işte bu nimetlerdir.” (kaaf:32) buyurulmuştur.

 

Şeriat hükümlerinde göre zahiri olarak alınan namaz abdesti belli vakitler ile sınırlıdır.Gündüz ve geceye bağlıdır.

Batıni yani iç alemin temizliği ve abdesti dünyada gece gündüz devamlı olmalıdır.Ki bu arifin ahiret hayatında da sonsuza kadar devam edecek bir temizliktir.

1/11/2007

SAADET (MUTLULUK) VE ŞEKAVET (MUTSUZLUK)

Saadet ve şekavet ebedi mutluluk veya ebedi mutsuzluk anlamına gelir.Her insan, bu iki durumdan mutlaka nasiplerini almışlardır.Bir başka ifadeyle herkes, mutluluk veya mutsuzluğu tatmıştır.

 

İnsan; bunlardan birinin, diğerine ağır basması ile birinden ötekine geçme şansı veya şanssızlığı ile her an karşı karşıyadır.Hatta bu durum; terazinin ibresine benzer; ibre ne tarafı gösteriyorsa, ağırlık o taraftadır.Terazinin her gözünde insanın hasenatı (iyilikleri) ve ihlası ağır basarsa, saadeti ağır basar.Yani şekaveti saadete, nefsaniyeti ruhaniyete dönüşür.

İnsan, heva ve hevesine uyar da seyyiatı (günahları) ağır basarsa, durum tersine döner.

İki durum eşit olursa, bundan hayır (iyilik) umulur.Çünkü ameli Salih sahibinin her iyiliğine karşı on misli sevap ve ecir verilir.Nitekim ayeti kerimede şöyle buyurulmuştur.

 

“Bir hasenatta bulunana on misli ecir ve sevap var” (en am 160)

 

Demek ki hasenat arttırılmakta.Mizan da hasenat (iyilik) ve seyyiat (günah ve kötülükler) için kurulduğuna göre, insanın hasenatı ağır basıp nefsaniyetinin tamamen ruhaniyete dönüşmesiyle bu teraziye (mizana) gerek kalmıyor.HESABA VE AZABA ÇEKİLMEDEN CENNETE GİRİLİYOR.

Nitekim ayeti kerimede şöyle buyuruluyor

 

“İlahi terazide hasenatı ağır basan cennette razı ve hoşnut olur.” (Karia 6-7)

 

Seyyiatı (günahı) ağır basan ise seyyiatı kadar cehennemde cezasını çektikten sonra eğer imkanı varsa cennete gider.Saadetten ve şekavetten maksat birbirleriyle yer değiştirebilen hasenat ve seyyiattır.

Peygamber sallallahü aleyhi vesellem efendimiz bir hadisi şerifinde şöyle buyuruyor   “sait olan şaki olabilir, şaki de sait olabilir.”

Hadisten anladığımız şudur: “sait yani iyi bir insan iken seyyiata,yani nefsin isteklerine uyup kötülüklere günahlara yönelen bir kulun seyyiatı ağır basarsa sait iken şaki olur.şaki iken de tevbe edip ameli Salih işlemeye yönelirse şakiliği saadete dönüşür.”

Bir de ezelde kadere taalluk eden saadet ve şekavet vardır ki bununla ilgili olarak hadisi şerifte şöyle buyruluyor:

 

“ Sait olan ana karnında iken sait olur şaki olanda ana karnındayken şaki olur.”

 

Bu konuda bu hadisi şeriften başka bir yoruma girmek çok zordur hatta hiçbir kulun bunu araştırıp sorma hakkı dahi yoktur.

Çünkü bu Allahü Teala’nın bir kader sırrıdır ve kulun O’nun sırrını araştırmaya kalkması caiz değildir.zira insanı zındıklığa götürür.

Ancak İmam Buhari de şöyle tefsir ediyor: “sırların bir çoğu bilinebilir ama açıklanamaz.tıpkı kader sırrı gibi.”

Mesela iblise suç isnat edildiğinde iblis suçu reddetti ve direndi kader sırrını öğrendiğini zannedip hatasını kaderine yükledi ve bu yüzden lanetlendi.

Halbuki Adem aleyhisselama suç yöneltilince suçu kabullendi kendi nefsini suçladı mağfiret diledi ve affedildi.

Bir arifinde şöyle münacaat ettiği rivayet edilir “ilahi sen takdir ettin sen diledin nefsindeki isyanı sen yarattın”bunun üzerine gaybtan bir ses gelmiş ey kulum bunları benden bilmeniz tevhidin gereğidir bu münacatınla tevhide ermiş oldun.şimdide kulluğun gereğini söyle kulluğun gereği nedir.Bunun üzerine arif münacatına devamla ben hata ettim ben suç işledim ben nefsime zulmettim.Gaybtan tekrar bir ses gelmiş öyle ise bende seni affettim bende bağışladım bende merhamet ettim.

Her mümin yapmış olduğu her iyiliğin ve güzel amellerin Cenab-ı hakkın lutfundan onun yardımının neticesiyle ve yine O nun verdiği başarıdan olduğunu bilir.Kötülük yapıyorsa onuda nefsinin kötü arzusundan olduğunu nefsine tabii olmasından kaynaklandığını anlar bu idrake ulaşırsa Allahu Tealanın aşağıdaki ayeti kerimede tarif ettiği kullardan olur

 

“Allah’ın kulları onlardır ki bir kabahat yaptıkları zaman yada nefislerine zulmettikleri zaman Allah’ı hatırlayarak günahlarına bağış talabinde bulunurlar.zaten günahların Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki ve onlar yaptıkları günahlarda bile bile ısrar etmezler.” Al-i İmran 135

 

Kul kötülüğün kaynağı olarak nefsini bilirse kazançlı olur onunla mücadele etmesi gerektiğini bilir ve sonuçta kurtulur.böylesi Aziz olan’a suç isnat etmekten hayırlıdır.Zira O gerçek ve tek YARATICIDIR.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem efendimizin;

 

“sait olan ana karnındayken sait olur şaki olanda ana karnındayken şaki olur.” Hadisi için yapılan başka bir yoruma göre insandaki beşeri gücü oluşturan dört önemli unsur olan su,toprak,hava,ateşin “ana” olarak nitelenmesi şöyle yorumlanıyor. “ilk ikisi olan toprak ve sudan saadet meydana gelir çünkü bu ikisi hayat verir ve münbittirler.kalpte ilim iman ve tevazu meydana getirirler öteki ikisi hava ve ateş ise bunun tersidir yani öldürür ve yakar.

Bulutta su ile ateş (yakıcı ile söndürücü) nur ile zulmeti (aydınlık ile karanlık) bir araya topladığı gibi, insanda da bu dört zıddı bir araya getiren ilahi güce SübhanAllah!... bu olaya işaret eden şu ayet-ti kerimeden de ibret alalım

 

“Size korku ve ümit veren şimşeği gösterende , ağır yüklü bulutlar meydana getiren de O dur.” Rad:12

 

Yahya bin muaz radiallahu anha Allahu Tealayı ne ile bildin diye sorulduğunda

Şöyle cevap vermiş “ zıtları bir arada tutmasından”

 

Cenab-ı hakkın zıtları bir araya getirmesindeki hikmetin özelliğidir ki insan ümmül kitabın bir nüshası, Hakkın Celal ve Cemal sıfatlarının aynası ve kahinatın özetidir ve bu özelliğide büyük alem olarak tanımlanır.

Çünki Cenab-ı Hakk insanı iki eli (sıfatı) ile yaratmıştır.Yani tıpki aynanın, kesafet (aynanın gümüş sırla kaplı kesif karanlık siyah) yüzü gibi, iki sıfatı (eli) kahır ve lutuf ile yaratmıştır.

İnsan ismi camiinin mazharı olmuştur.

İsmi camii :her şeyi birbirine benzer veya zıt olsalar bile istediği an istediği yerde ve şekilde bir araya getirip toplayan Allahu tealanın isim ve sıfatlarının zuhur ve tecelligahı, göstergesi.

İnsan diğer mahlukattan bu özelliğiyle ayrılır.

Diğer mahluklar Cenab-ı Hakkın sadece bir sıfatıyla yaratılmıştır ya melaike gibi sadece lutuf sıfatıyla yaratılmış olup Subbuh ve Kuddus ismine mashar olmuştur yada iblis ile zürriyeti gibi kahır sıfatıyla yaratılmış ve Cebbar ismine mashar olmuştur.Bu yüzden iblis Adem aleyhisselama secde etmeyerek tecebbür (büyüklük taslamış) ve tekebbür (kibirlik) etmiştir.

insan kainatın ulvi (üstün) ve sufli (aşağılık) bütün hususiyetlerini bünyesine topladığı için enbiya-ı kiram ve veliyullah hatalardan, zilletten uzak kalmamışlardır.

Peygamberler nübüvvet ve risaletle mükellef olduktan sonra kebairden (büyük günahlardan) masum olmuşlar (korunmuşlar) fakat sağairden (küçük günahlardan) masum olmamışlardır korunmamışlardır.

Evliya izam ise ikisindende masum olmamışlardır.ancak velayetin kemaletine ulaştıktan sonra kebairden korundukları söylenir.Şakik el belhi radiyallahu anh demiştirki “saadetin alameti beş tanedir.yumuşak kalplilik,gözü yaşlı olup çok ağlamak,dünyaya ve nimetlerine ilgisiz davranıp zahid olmak,geleceğe karşı kısa ümitli olmak (dünya isteklerinde geleceğe aşırı ameller taşımamak) çok haya ve edep sahibi olmak.”

Şekavetin alametide beşdir “katı kalpli olmak,gözyaşı dökemeyip merhametsiz olmak,dünyaya ait istekleri çok olmak,uzun emelleri olmak,utanmamak.”

Resulü Ekrem s.a.v efendimizde hadis i şerifte sait için dört alamet sayıyor:

Emanete riayet etmek,ahde vefalı olmak,sözünde doğru olmak,husumette diline sahip olup kızdığı veya kavga ettiğinde küfür etmemek.”

Şaki içinde dört alamet saymışlardır “emanete ihanet eder,sözünde durmaz,yalan söyler,husumette (kavga ettiğinde) hakaret eder ve hoş görülü davranmaz.

Ayeti kerimede şöyle buyruluyor

 

“kim kendisine yapılan kötülüğü affedip barışırsa onun mükafatı Allah’a aittir.Şüphesiz O zalimleri sevmez.” Şura:40

 

Saadet ve şekavet konusunda şunu da bilmek gerek insandaki şekavetin saadete saadetin de şekavete sönüşmesi terbiye ile ilgilidir.Nitekim hadis-i şerifde de şöyle buyurulmuştur.

 

“Her doğan İslam fıtratı üzere doğar fakat ana-babası onu Yahudileştirir Hıristiyanlaştırır veya Mecusileştirir.”

 

Bu hadisi şerif her insanın saadete de şekavete de kaabiliyyeti olduğunu gösteriyor.Bu bakımdan bir insan için said veya şaki yerine hasenatı seyyiatını geçerse said aksi olursa şaki olur demek daha doğru olur.

 

Bunun dışında söylenenler sapıklıktır yanlıştır.Çünkü “amelsiz ve tevbesiz cennete giren olur hatasız ve isyansız cehenneme girende olur gibi itikadlar inançlar sapıklıktır.islam akidesi dışındadır.

Çünkü Cenab-ı hakk salah ehline cenneti , isyan ve şirk ve küfür ehline de cehennemi vaad etmiştir.Şu ayet-i kerimeler de bu mealdedir:

 

“İyi iş yapan kendisi için yapmış olur kötü iş yapan da kendi aleyhine yapmış olur.” Fussilet:46

 

“İnsan ancak emeği kadarı hak eder,emeğinin karşılığını da (kıyamet günü) alır.” (Necm:39-40)

 

“Her nefs kazanığının karşılığını alır,o gün haksızlık da olamaz.” (Mü’min:17)

 

“Kendiniz için önceden (dünyada iken) kazandığınız hayırlı amelleri Allah katında bulursunuz.” (Bakara:110; Müzzemmil:20)

14/4/2007

ZULMET VE NUR PERDELERİ

SIRLARIN SIRLARI

ZULMET VE NUR PERDELERİ

 

Ayet-i kerimede

 

“Bu dünyada kör olan Ahiret’te de kördür ve yolunu yitirmiştir.” (İsra:72) buyurulmuştur.

 

Buradaki körlük kalb körlüğüdür.Çünkü ayet-i kerimede

 

“Ahiret’te kör olan gözler değil göğüslerdeki kalblerdir.” (Hacc :46) buyurulmaktadır.

 

Kalbdeki körlüğün sebebi gaflet ve unutma ile meydana gelen perdelerin kapanmasının karanlığıdır.Buda ruhlar aleminde Cenab-ı Hakk ile yapılan sözleşmeden (ahidname) uzaklaşmasından kaynaklanmaktadır.

 

Burada perde teşkil eden gaflet ilahi emrin hakikatinin bilinmemesinden yani cehaletten ileri gelmektedir.Cehaletin sebebide insan kalbine musallat olan ve onu istila eden kendini beğenmişlik cimrilik ve gıybet yalan ve benzeri kötü ahlakın insanda yerleşmesindendir.

 

İnsan’ın Esfel-i safiline inmesinin nedeni de zaten budur.Bu sıfatlara yenik düşerek gaflet uykusuna dalmasıdır.

 

İşte insanın aşağıların en aşağısına indirilmesine sebep olan bu kötü sıfatlarından kurtulabilmesi gerekir.Bunun için de gaflet uykusundan uyanması lazımdır.Bu da kalb aynasının tevhid zikri ilim ve amel-i Salih ile temizlenmesiyle zahir ve batında güçlü cihadla gerçekleşir.Zahirini ve batınını kalb aynasını arıtması yeniden cilalandırması gerekir.Bu mücahede neticesinde tevhid nuru ile adeta ölü sayılan kalbi dirilik kazanmaya başlar sıfat nurları belirir.

 

Ancak bundan sonra anayurdunu yeniden hatırlar ve onun özlemini duyar böylelikle Cenab-ı Hakk’ın yardımı ile oraya dönüş başlar.

Bu cihada giren bir salikin zikir ve mücahedesi ile zulmet perdeleri yavaş yavaş aralanır.cihada devam etmesi sonucu da tamamen ortadan kalkar.

 

Bundan sonra sıra nurani perdelere gelir onlar da Cenab-ı Hakk’ın yardımı ile kalkarsa hakikat yolcusu Allahü Teala’nın nuru ile görmeye ilahi sıfat isimlerinin nuruyla aydınlanmaya başlar.

Bu nurani perdeler ve tedricen kalkar ve kalb Zat-ı ilahi’nin Nur-u Sübhanisi ile aydınlanır.

Burada bir incelikte şudur: Kalbin batında iki gözü vardır.

 

Küçük göz (el-yan,es-suğra) ve büyük göz (ve’layn,el-kübra) küçük göz dereceler alemine ulaşıncaya kadar istidatı ölçüsünde ilahi sıfat isimlerinin nuruyla sıfat tecellilerini müşahade eder.Büyük göz ise Zat-ı Sübhani tecellilerinin nurlarını tevhid ve ehadiyyet nuruyla müşahede eder.Dünyada iken lahut aleminde kurbet : yakin deki bu derecelere ulaşılması insanın beşeri ve nefsani varlığından arınması yani ölmeden önce ölmesi ile veya beşeri ve nefsani varlığından uzaklaşması temizlenmesi oranında gerçekleşen müşahedelerdir.

 

Ayrıca insanın Cenab-ı Hakk’a ulaşması (vuslatı) cismin cisme aklın makula (mantıklıya) vehmin (kuruntunun) mevhuma (kuruntunun sebebine) ilmin maluma (bilinene) ulaşması şeklinde değildir.

 

Ulaşmanın gerçek anlamı insan-ı Kamil’in Allahü Teala’dan başka her türlü meşgul edici hal ve hareketlerden koptuğu ölçüde gerçekleşen yakınlık uzaklık yönlülük mukabele birleşme ve ayrılma gibi kavramların dışında bir olaydır.

 

Yoksa haşa onun zuhurunda gizliliği tecellisinde perdelenişi veya açıklığı bilinmesinde ise bilinmemesi olayı hikmeti muhakkak vardır.Nitekim Feridüddin Atlar bir mısrasında

 

“Anladığım o kadar ki O’nu anlayamadım” demiştir.

 

Bu sırra dünyada ulaşan ve nefsini Ahiret’ten önce hesaba çeken ariflere ne mutlu ki gerçek kurtuluşa ermişlerdir.

 

Aksi halde sıkıntı zorluk ve azab bu dünyada ve ahiret aleminde karşısına çıkar.Gelecekte kabir,haşr,hesab,mizan ve sırat gibi türlü hesablara çekilerek türlü türlü acıları azabları yaşayacaklardır.

4/4/2007

CEMAL-İ İLAHİ’Yİ GÖRME

SIRLARIN SIRLARI

CEMAL-İ İLAHİ’Yİ GÖRME

 

Cemal-i İlahi’yi görmek (Ruyetullah) iki türlü mütalaa edilmelidir.

 

1)     Cemal-i İlahi’yi Ahiret’te vasıtasız görebilmek

2)     Dünya’da kalb aynası vasıtasıyle Mevla’nın sıfatlarını görebilmek.Bu da kalbin özü olan Fuad’a Cemail-i ilahi’nin nurunun yansımasıyle tecellisiyle olur.Dünyada Cenab-ı Hakk’ın Sıfatlarını gören Ahiret’te de keyfiyetsiz ve benzetmesiz olarak Zat-ı İlahi’yi görebilir.Nitekim sure-i Necm: 11 de “kalb (fuad) gördüğünü yalanlamadı (doğru olarak gördü)”buyurulmuştur

 

Hadis-i şerifte Rasul-i Ekrem Sallallahu aleyhi ve selem efendimiz

 

“Mü’min Mü’minin aynasıdır.” Buyurmaktadır.Burada ilk müminden kastedilen mümin kulun kalbidir.İkinci mümin ise Allahü Teala dır.Zira Kur’an’ı kerimde buyurulmaktadır ki:

 

O Mü’min,Müheymin,Aziz,Cebbar ve Mütekebbirdir.”(Haşr :23)

 

Cemail-i İlahi’yi görmek hususunda evliya-i izamdan sadır olan bütün dualar O’nu görerek yapılan dualardır.

 

Hz Ali kerrem Allahu veche efendimizin şu sözü gibi

 

“Görmediğim bir Rabbe ibadet etmedim”

 

Hz Ömer Radıyallahu anh’da

 

“Kalbim Rabbimi gördü.”

 

Yani Rabbimin nuruyla gördü demiştir.

 

Bütün bunlar kalb aynasında sıfat-ı İlahiyye’nin müşahedesinden ibarettir.Mesela kandil ışığını yada güneş ışınlarını camda veya aynada gören bir insanın güneşi gördüm kandili gördüm demesi mecazi manada nasıl doğru ise buda doğrudur.

 

Cenab-ı Mevla Kelam-ı Kadim’inde kendi nurunu sıfatları itibariyle içinde lamba olan bir kandile benzetmiştir.

 

“Allah göklerin ve yerin Nur’u dur.O’nun nurunun misali; içinde lamba (çerağ) bulunan bir kandil gibidir.O lamba bir sırça (billur kap) içindedir.Bu sırça inci gibi parlayan yıldıza benzer.Ne doğuya ne batıya ait olmayan mübarek bir ağaçtan zeytinden tutuşturulur.Ki onun yağı nerdeyse kendine ateş dokunmasa bile ışık verir.Nur üzerine Nurdur.Allah kimi dilerse Nur’una yöneltir.ve insanlara birçok misaller verir.Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”(Nur:35)

 

Bu konuda ehliyet sahibi büyük zatlar kandili mü’minin kalbi lambayı da fuad’ın sırrı olarak kabul ediyorlar.Bu sır ise sultani ruhtur.

Sırça yani billurdan kasıd ise fuaddır.O tamamen nurla kaplandığı için Allahu Teala’da onu çok ışık saçan bir inciye benzetmiştir.Ayetin devamında o nurun yakıt kaynağı olarak mübarek bir zeytin ağacından bahsedilmektedir.

 

Ki bu mübarek ağacın lisan-ı kuds’den vasıtasız olarak havas kullara telkin edilen tevhid ve telkin ağacı olduğuna işaret buyurulmuştur.

Nitekim Kur’an’ı Kerim’de Rasul-i Ekrem efendimize vasıtasız olarak telkin edilmiştir.

 

Fakat sonrada Cebrail aleyhisselam aracılığı ile nazil oluşu avam tabakasının ikna edilmesi ve kafirlerle münafıkların inkarına karşı hüccet olması hikmetine dayanır.Buna şu Ayet-i kerime delildir:

 

“Sen Kur’an’ı Hakim’i Alim olan Rabb-i Celil’den doğrudan telakki edersin.”(Neml-6)

 

Bunun için Rasul-i Ekrem Sallallahu aleyhi ve selem efendimiz ayet-i kerimeleri doğrudan Rabb’inden almasıyla şeriat ahkamını (Kur’an hükümlerini) tebliğ vazifesine başlamıştır.

 

Hatta Cebrail aleyhisselam vahyi tebliğ ederken (O ayet daha önce kalbine tecelli edildiği) için acele eder ve Cebrail aleyhisselamı geçmeye çalışırdı.Ta ki şu ayet-i kerima nazil oluncaya kadar “Sana vahiy gelip tamamlanmadan önce Kur’an-ı (okumakta) acele etme ve Rabbim ilmimi arttır de.” (Ta ha :114)

 

İşte bu hikmet sebebiyledir ki Cebrail aleyhisselam Mir’aç  gecesi Sidret-ül Münteha’dan ileri geçemedi ve “bir adım daha ileri gidersem yanarım” dedi.

 

Ayrıca Allahü Teala bu ağacı Nur suresi 35 ayette “doğuya ve batıya ait olmayan” ibaresini Kullanarak tarif etmektedir.

Yani akılla kavranamaz büyüklüğü ölçülemez doğu ve batıyla sınırlanamaz veya doğup batması düşünülemez ezeli ve ebedi manasına gelmektedir.

 

Nitekim Cenab-ı Hakk Vacibü’l Vücud dur.Kadim dir.Ezeli dir.sıfatlarıda kadim ve ezeli dir.Zira bu sıfatlar O’nun nurları ve tecellileridir.Zat’ı ilahi’ye mensubtur ve Zat-ı ilahi ile kaimdir. Bu durumda kalbi örten nefs perdesinin kaldırılıp kalb aynasında Hakk’ın izafi varlığının tecellisi müşahedesi imkansız değildir.

 

O zaman kalb ilahi tecelliyatın nurları ile dolar ve dirilir.Böylece ruhda o kandil sayesinde Allahü Teala’nın sıfatlarını müşahede eder.

Zaten alemlerin yaratılmasındaki Murad-ı ilahi de “gizli hazinenin”keşfedilmesi için Kainat aynasında tecelli etmesidir.Daha önce de geçen kudsi hadiste Cenab-ı Hakk

 

“gizli bir hazine idim bilinmek istedim ve bilinmek için mahlukatı yarattım.”buyuruyor.

 

İns-ü canın maksadı o aynadır her iki cihanda

Gözün görmek istediği o aynadır dünya ve ukbada

 

Mirsad adlı kitabın yazarı Cemal-i İlahi’nin vasıtasız yani ayna vasıtası olmadan doğrudan görünmesi olayının Ahiret’te gerçekleşeceğine işaret etmiştir.(inşallahu alem)

 

Bu olay sır aleminde tıfl el-meani (manaların çocuğu) adı verilen sır gözü veya tecelli ile olacak denilmektedir.Nitekim ayet-i kerimede :

 

“O gün bazı yüzler Rablerine bakarak parlayacak.” (Kıyamet:22-23)

 

“Rabbimi tıfl-ı emred (genç bir delikanlı) suretinde gördüm” hadisi şerifindeki “genç bir delikanlı” kelimesi tıfl el mani dir.buyurmasından murad  “Rabbimi ruh aynasında vasıtasız olarak gördüm” demektir.

 

Çünkü Cenab-ı Hakk suretten görülmekten ve cisimden münezzehdir.Suretler ise kişinin kalb aynasına yansıyan tecellilerdir.Görenle görülen arasındaki tecellidir.Bu inceliğe dikkat edilmelidir.

Dolayısıyla suret aynadır fakat aynada aksedip görünen aynanın dışındadır.Ne görünen aynadır nede gören aynaya bakan kişi gördüğünün sırrın özü olduğunu idrak eder.

 

Bu ancak sıfatlar aleminde mümkün olur.Çünkü Zat aleminde bütün vasıtalar yok olur.Orada Zat-ı İlahi’nin dışında bir varlık düşünülemez.Rasul-i Ekrem “Rabbimi Rabbimle bildim”

Yani “Rabbimi Rabbimin nuru ile bildim.” Buyuruyor.İnsan-ı kamilin hakikati bu nura mahremiyet kazanma istidadına sahibdir.Nitekim hadis-i kudside:

 

“İnsan Benim sırrımdır.Bende insanın sırrıyım.” Buıyurulmuştur.

 

Rasul-i Ekrem efendimizde

 

“Ben Allahü Teala’danım Mü’minlerde bendendir.” Buyurmuştur.

 

Başka bir hadis-i kudsi de:

 

“Muhammed’i yüzümün nurundan yarattım.” Buyurulmuştur.Burada bahsedilen Zatı-ı kudsi dir.

Bu muhakkak “Ehram”(ençok merhamet eden) sıfat-ı ilahisinin tecellisidir.Bu anlamda yine bir hadis-i kudside:

 

“Rahmetim gazabımı geçti.” Buyururken nur’u olan Peygamberi Hz Muhammed Sallallahu aleyhi ve selem efendimiz içinde :

 

“Seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.”(Enbiya:107)

 

“Sizin nefslerinizden size bir resul gelmiştir.”(Tevbe:128) buyurulmuştur.

 

Yine Hadis-i kudsi de buyurulmuştur.

 

“Sen olmasaydın alemleri yaratmazdım.”

4/4/2007

ZİKRİN ŞARTLARI

SIRLARIN SIRLARI

ZİKRİN ŞARTLARI

 

Zikrederken tam abdestli olmalı yüksek sesle ve kuvvetli bir vurguyla zikretmelidir.O kadar ki Zikredenin batınında zikrin nurları meydana gelsin ve kalbi zikrin nurları ile ebedi hayata kavuşsun.

 

Ve Allahü Teala ayet-i kerimede:

 

“orada birinci ölümden başka ölüm tatmazlar.”(Duhan:56) buyuruyor.

 

Rasul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve selem efendimiz de şöyle buyuruyor:

 

“Mü’minler ölmezler yalnız geçici (fani) dünyadan ebedi aleme intikal ederler.”

 

Yine Peygamber efendimiz :

 

“Enbiya ve evliya evlerindede namaz kıldıkları gibi mezarlarında da namaz kılarlar.”buyuruyor.

 

Hadis-i şerifte kastedilen namazın kıyam kuud,ruku ve secdelerinin olmadığı devamlı münacat yalvarma ve zikir hallerinden ibaret olduğu anlamınadır.

 

Cenab-ı Hakk kullarına ihsan ettiği hidayet ve marifet nurları sayesinde ariflerin münacatları ile kabirde de mahremiyete nail olacakları müjdesi  verilmektedir.Nitekim Rasul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve selem efendimiz:

 

“Namaz kılan Rabbine münacat eder.Bir velinin kalbi de münacat eder ve bu velinin kalbi uyumadığı gibi bu kalb de ölmez.”

 

“Gözlerim uyur fakat kalbim uyumaz.”

 

“ilim talebinde bulunduktan sonra ölen bir kulun kabrine Cenab-ı Hakk iki melek gönderir ve ona marifet ilmini öğretirler ve kabrinden alim  ve arif olarak kalkar.”buyuruyor.

 

Burada iki melekten murad Rasul-i Ekrem’in ruhaniyeti ile velinin  ruhaniyetidir.Çünkü melek marifet alemine giremez.

 

Yine hadis-i şerifte buyuruluyor ki:

 

“nice cahil olarak ölenler vardır ki kıyamet günü alim ve arif  olarak dirilirler ve nice alim olarak ölenler de vardır ki kıyamet günü cahil ve muflis olarak dirilirler.”

 

Aşağıda ki ayet-i kerimede şöyle buyuruluyor:

 

“(onlara denir ki) Dünya hayatında rızıklandığınız bütün güzel şeylerinizi zevk-ü sefa ile tüketip zayii ettiniz.Şimdi kibirlenmeniz ve fasıklıkta bulunmanız dolayısıyla cezalandırılacaksınız…”(Ahkaf :20)

 

Bir hadis-i şerifte Peygamber efendimiz şöyle buyuruyor:

 

“Ameller niyetlere göredir Mü’minnin niyeti amelinden daha hayırlıdır fasıkların niyeti de amellerinden daha şerlidir.”

 

Çünkü niyet amelin temelidir.Başka bir hadis-i şerifte de şöyle buyuruluyor:

 

“Doğru temel üzerine yapılan doğru yapı doğrudur.Yanlış temel üzerine yapılan yanlış yapıda yanlıştır.”

 

Nitekim ayet-i kerimede Allahü Teala şöyle buyuruyor:

 

“Ahiret nimetlerini isteyenlerin nimetlerini arttırırız.Dünya nimetlerini isteyenlere de istediklerinden veririz fakat ahiret te hiçbir şeyden nasipleri olmaz.” (Şura:20)

 

Dolayısıyla kula gerekli olan telkin ehli meşayih-i izamdan ahireti için vakit geçirmeksizin ecel gelmeden kalbi telkin alması vacibtir.Nitekim hadis-i şerifte Peygamber efendimiz şöyle buyuruyor:

 

“Bir kul yalnız dünya işleri ile uğraşarak Ahiret’i isterse eline bir şey geçmez.Çünkü bu dünyada Ahiret için ürün ekmeyen Ahiret’tede bir ürün alamaz.”

 

Üründen murad beden tarlasında yapılan Salih amellerdir.

31/3/2007

ZİKİRLER

SIRLARIN SIRLARI

ZİKİRLER

 

Cenab-ı Hakk zikredenleri hidayete erdirir.Nitekim şu ayet-i kerimede “Allahü Teala’yı zikredin sizi hidayete erdirdiği için.” (Bakara:197) buyurulmuştur.

 

Yani zikrinizle ulaştığınız mertebelere kadar sizi hidayete erdirdiği yol gösterdiği için “zikrediniz” Demektir.Bir anlamda da “mertebenize göre zikrediniz” buyurulmaktadır.

 Rasul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve selem efendimiz de zikir konusunda:

 

“Benim ve benden önce gelen nebiler söyledikleri en değerli (zikir) söz “La ilahe illallah”tır.

Buyuruyor.Açık cehri zikir olsun gizli (hafi) zikir olsun her zikrin özel bir mertebesi vardır.Allahü Teala kullarını önce dilin zikrine sonra nefsin zikrine sonra kalbin zikrine sonra ruhun zikrine sonra sırrın zikrine sonra hafi nin zikrine sonra ahfanın zikri ulaştırır.

 

Zikr-i lisan (dilden yapılan zikir) kalbden yapılan gibidir.Çünkü dil kalbin tercümanıdır ve zikretmeyi unutan kalbe bu vazifesini hatırlatır.

 

Zikr-i nefs  (nefsin zikri) harfsiz sessiz yapılan ve yalnız batında içten hiss ve hareketle duyulan zikirdir.

 

Zikr-i kalb (kalbin zikri) celal ve cemal sıfatlarının tecelliyatının kalbin özünde duyulmasını sağlar

 

Zikr-i ruh (ruhun zikri) sıfatların tecellisinden meydana gelen nurların müşahedesini sağlar.

 

Zikr-i Sırr (sırrın zikri) esrar-ı ilahiyye’nin mükaşefesini sağlar.

 

Zikr-i Hafi (gizlinin zikri) makam-ı sıdk ta Zat-ı Ahadiyyetin cemali’nin nurunun muayenesini (kalp ve ruh gözüyle görüp ilahi tecellilere temaşa etmeyi) sağlar.

 

Zikr-i ahfa’l-hafi (Ahfal hafi gizlinin gizlisi nin zikri) ile de Hakk’ın Hakka’l yakinlik hakikatine nazar edebilmek mertebesine erişilir.Bu makama ulaşan Allahü Teala’dan başka bir şey göremez olur.Aşağıdaki ayet-i kerimede buyurulduğu gibi :

 

“O gizli ve en gizli olanları bilir.” (Ta-ha :7)

 

Bu mertebe mertebelerin en yükseği derecelerin ve ilimlerin sonudur.Orada bir başka tür ruhta vardır.Bütün ruhların en latifi olan bu ruh tıfl el-meani (manaların çocuğu) denilen ve bahsedilen kademelerle kulu Allah’a çağıran en latif davetçidir.

 

Bu derece ile ilgili olarak şöyle denilmiştir.”bu makam Allah’ın hass kullarına ihsan ettiği bir makamdır”Mü’min suresi 15.ayet-i kerimede de buna işaret edilmiştir.

 

“Kullarından dilediğine kendi emrinden ruh ilka eder.(üfler)”

 

Bu ruh mertebesine erişen bir arif-i billah kudret alemi ile müşerref olur hakikat sırlarını müşahede eder ve Allah’tan başka hiçbir şeye asla iltifat etmez.

 

Rasul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve selem efendimiz bu manada şöyle buyurmuşlardır.

 

“Allahü Teala dünya ehline Ahiret’i haram kılmış Ahiret ehline dünyayı haram kılmış Allah ehline ise ikisinide haram kılmıştır.”

 

Cenab-ı Hakk’a vüsul (ulaşmanın) yolu şeriat-ı Ahmediyye ahkamına sırat-ı müstakim üzere gece-gündüz uymaktır.(İslam şeriatını Kur’an hükümlerini dosdoğru yol üzerinde kesintisiz uygulamaktır

 

Derecelerin sonuna ulaşmak isteyen taliblere de devamlı zikir farzdır.

 

Nitekim ayet-i kerimelerde şöyle buyuruluyor.

 

“… Allah’ı ayakta,otururken,yanlarına uzanık olarak zikredenler….”(Nisa:103-Ali İmran:191)

 

Yani ayakta ikenden murad gündüz otururkenden murad gece yanlarına uzanık ikenden murad ise uyku, darlık, genişlik, sağlık ,hastalık, zenginlik ,fakirlik gibi hallerdir.(Allahu alem)

 

« Önceki |